PADİŞAHIN İŞİ NE?
Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister. Sonra vazgeçer.
Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hala gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri çok iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa ya, Zeyrek ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset görürler. çevredekilere sorarlar;
- Kimdir bu Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma derler. Ayyaşın mey huşun biri işte!
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar çarşısı nda çalışır. Nalının hasını yapar Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa nerde namlı kadın varsa ona harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de mimli kadın varsa takar peşine.
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- İsterseniz komşulara sorun der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamizdir. Defnini tamamlasak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya ‘dan Süleymaniye ‘den, en azından Fatih Camii nden..
- Ayasofya ile Süleymaniye de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii ni iyi dedin. Hadi yüklenelim.
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakir kazanları vurur ocağa Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında .Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım der. Yanlış yapıyoruz galiba
- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
- Doğru, öyle ya, neyse Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.
Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.
Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladımâ der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. şakaklarına dayar Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından
- Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir.
Bizim efendi bir alemdi, vesselam Akşamlara kadar nalın yapar Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye
- Hayret
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum.
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe yi görmeli
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nisancıya, Sofulara uzanırdı ya Hatta bir gün;
- Bakasın efendi dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada
- Doğru, öyle ya?
- Kimseye zahmetim olmasınâ deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu? dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne?
Bu zatı muhterem Nalıncı Baba’ dır.
TIKANDI BABA
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor. Tıkandı baba, çay getir, Tıkandı baba, oralet getir, vs.
Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş; “Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?”, “Uzun mesele evlat” demiş Tıkandı baba. “Anlat baba anlat merak ettim” deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve “Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık” dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına; “Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş. Sultan Mahmut’un adamları “peki” demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya; “Taze baklava, güzel baklava!” Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş, Tıkandı baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba’dan baklavaları satın almış.
Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut; “Bizim Tıkandı baba’ya bir bakalım”, deyip Tıkandı baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; “Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş, “Geldi sultanım”, “Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?”, “Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım…”
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. “Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel” deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş. “Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş; “Baba senin buradan da nasibin yok”. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış “Alın bu adamı üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.
Padişahın adamları “peki” deyip adamı alıp üsküdar’a götürmüşler. “Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım” demişler. Baba, “Niçin ?” demiş. Askerler “Hele sen bir beğen bakalım” demişler.
Baba, şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline “Ne olacak şimdi?” demiş, “Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demişler. Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:
Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!..
Her Özgürlüğün İçinde Bir Tutsaklık Vardır
Aşağıdaki resim 9 yaşında bir çocuk tarafından çizildi. Önce resme bakın size ne ifade ettiğini düşünün, Sonra altındaki yazıyı okuyun :
Bana getirip "bu resim sana neyi ifade ediyor?" dedi. (Üzerindeki yazıyı henüz yazmamıştı. )
Bir şeyler söyledim, çocuğun bakış açısını düşünüp neler ifade etmek istediğini tahmin etmeye
çalışarak...
Ama verdiği cevap beni çok şaşırttı. 9 yaşının çok üzerinde bir anlayışla bana şunları söyledi..
" Kuşlardan biri özgür görünüyor, öteki de tutsak. Ama aslında ikisi
de tutsak. Çünkü özgür olan uçarsa arkadaşı düşüp boğulacak!"
TAKVİM
Olay, Sezar döneminde geçiyor. Julius Sezar, takvimdeki karışıklıkları özmesi için Mısırlı astronomi bilgini Sosigenes'e emir veriyor. O zamanlarda 1 yılın 365 gün 6 saat sürdüğü biliniyor.Sosigenes de çözüyor :
HER YIL 365 GÜN ÇEKECEK.HER YILDAN 6 SAAT ARTACAK.
ARTAN SAATLER 4 YILDA BİR TAKVİME EKLENECEK VE O YIL 365 + 24 SAAT= 366 GÜN OLACAK.
366 gün 12 eşit parçaya bölünmediği için 6 ay 30 gün, diğer 6 ay 31 gün çekecek. Peki 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olacak? Sezar emir veriyor: 365 GÜN ÇEKEN YILLARDA EN SON AYDAN 1 GÜN DÜŞÜLSÜN. O zamanlar yılbaşı, Mart ayında. Yani Şubat, yılın son ayı. (September=7, October=8, November=9, December=10 da buradan geliyor) böylece Şubat ayı, 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olmuş. Sezar, bununla da yetinmeyip aylardan birine kendi ismini vermiş: JULIUS, yani JULY. Sonradan imparator olan Augustus, Sezar'dan aşağı kalmamış ve sonraki aya kendi ismini vermiş: AUGUSTUS, yani AUGUST. Ancak Julius Sezar'ın ayı 31 günken Augustus'un ayı 30 gün olur mu ? O da emir vermiş: YILIN SON AYINDAN 1 GÜN DAHA ALIN, BENİM AYIMI DA 31 GÜN YAPIN. Zavallı Şubat'tan 1 gün daha Alınmış ve Ağustos'a eklenmiş. O gün bu gündür Şubat ayı, 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün, Sezar'ın ayı Temmuz ve
>Augustus'un ayı Ağustos da peşpeşe 31 gün çeker oluvermiş.
ALO
Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo´dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell´in sevgilisiydi.
Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti.
Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo´dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi.
Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell´i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell´i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu.
O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell´in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır...
İstanbul'u Feth ederek Türk Askerini Peygamber Efendimizin Övgüsüne nail eden eşsiz kumandan
Fatih Sultan Mehmed Han
Yedinci Osmanlı padişahı
Saltanatı: 1451-1481
Babası: II. Murat Han - Annesi:Hatice Alime Hüma Hatun
Doğumu: 30 Mart 1432 Vefatı: 3 Mayıs 1481
Sultan Murat Han, oğlu şehzade Mehmet'i yalnız din ve fen ilimlerinde yüksek bir tahsil yaptırmak ve bir takım kültür dillerine (Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça) sahip olarak yetiştirmekle kalmadı. O, bu kudretli ve kabiliyetli şehzadeye tecrübeli devlet adamlarından ve büyük alimlerden müteşekkil yüksek bir muhiti, maddi-manevi bakımlardan devrin en üstün bir ordusunu ve nihayet bütün düşmanlarını ve Haçlı ordularını yere seren rakipsiz ve sağlam bir devleti de miras bırakmıştı.
Bununla beraber 21 yaşında tahta oturan genç Hakan, daha ilk günlerde devleti ve ordusunu daha büyük hamleler yapacak bir kudrete ulaştırdı. Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul'u fethetmek ve Hazret-i Peygamber'in "Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerdir." müjdesine mashar olmak istiyordu. Bu gaye ile askerî tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplar ile ordusunu dayanılmaz bir kudret haline getirdi. Ayrıca 1000 yıllık tarihi boyunca bütün muhasaraları muvaffakiyetsizliğe uğratan surları aşmak için seyyar kuleler kurdu. Nihayet 6 Nisan'da başlayan kuşatma, 22 Nisan'da Fatih'in donanmayı Beşiktaş'tan Haliç'e indirmesiyle çok şiddetli bir duruma girdi. 29 Mayıs 1453'te yapılan son taarruzla şehri alarak Ortaçağ'a son verdi.
Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmet, doğruca Ayasofya'ya gitti. Kapıya gelince attan inip, secdeye vardı. Mabedi temizletti, tasvirlerden kurtardı ve ilk Cuma namazını orada bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kıldı. Daha sonra Ayasofya'nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakıf eyledi.
Fatih Sultan Mehmet bundan sonra, Osmanlı Devleti'ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet'i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır" diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Birçok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna'dan Fırat'a kadar yayıldı. Anadolu'da milli birlik tesis edildi.
Bu büyük Türk Sultanı 1481 senesi ilkbaharında üç yüz bin kişilik bir ordunun başında olarak yeni bir sefere çıktı. Ancak, Hünkar çayırı denilen mevkide hastalandı ve çok geçmeden 3 Mayıs 1481'de vefat etti. Özel doktoru olan Yahudi dönmesi Yakup Paşa tarafından zehirlendiği de söylenmektedir. Naşı, adına yaptırdığı caminin bahçesine defnedildi. Sonra üzerine türbe yapıldı. Allah rahmet eylesin.
Fatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boyla, dolgun vücutlu olup, seyrek güler, yüzüne bakıldığında hürmet ve korku telkin ederdi. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Harp sanatından çok hoşlanır, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. "Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem onu yolar atarım" sözü meşhurdur.
Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklı idi. Trabzon üzerine çıktığı seferde Zigana dağlarını yaya olarak bin bir müşkilatla geçerken yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, Sara Hatun; "Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, yüce Hakan; "Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur" cevabını verir.
Fatih, büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak İslam medeniyetine yeni bir hamle verdi ve İstanbul'u devrinde bu medeniyetin ve dünyanın en yüksek bir merkezi halime getirdi. Molla Gürani, Hocazade, Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Yegan, Ali Kuşçu ve Akşemseddin meclisinin en mühim simaları idi. Devrinde Osmanlı Devleti'nin bütün temel müessese ve teşkilatı en mükemmel bir hale geldi. Zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde "yağla makine soğutmasını", havan topunun balistik hesap ve planını yaparak dik mermi yollu ilk silahı keşfeden de odur. Yine onun devrinde başta İstanbul olmak üzere, imparatorluğun bütün şehirleri cami, mescit, medrese ve sair eserlerle donatılmıştır.
Bunu Böyle Bilesiniz
Fatih Sultan Mehmet Han'ın namaz kılınmasına dikkat edilmesi hususunda Rum vilayetlerine gönderdiği ferman şöyledir: "Allahü teala, emirlerinin yerine getirilmesini bize nasip ve müyesser eylesin. Bu hükümde bildirmek istediğim husus şudur: Rum diyarındaki şehir ve kasabalarda ve buraların köylerinde yaşayan müslüman ahali, İslam dininin emir buyurduğu farzları yapıp, sünnetlerine riayet etmekte, Kelam-ı kadime ve Furkan-ı mecide yani Kur'an-ı kerime, hadis-i şeriflere uymakta gevşeklik gösterip muhalefet ederler imiş. Allahü tealanın "Namazı ikame ediniz:" emrini çiğneyip; "Namaz dinin direğidir. Onu dosdoğru kılan dinini ikame etmiş olur. Terk eden dinini yıkmış olur." hadis-i şerifine uymayıp, tuğyan yoluna sapanlar ve böylece mescit ve camileri viraneye ve harabeye döndürüp, fısk ve fücur, yani günah işlenen yerleri mamur ederler imiş. Bu ve buna benzer haberler bize ulaşıyor. Eğer bunlar doğru ise, emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil münker eylemek üzerime vacip olduğundan, ileri gelen bir adamımı bu iş için vazifelendirdim. O inceleyip takip edecek. Şöyle emir eyledim ki: "Her kim namazı terk ederse, dövülmek ve mali cezaya çarptırılarak ta'zir eylemek meşru olduğundan, İslam dininin emri gereği artık Rum diyarında namazını geçirenler tespit edilip, tamam haklarından gelinsin. Halka namaz kılmaları tenbih edilip, kılmayanlar hakarete uğratılıp teşhir edilsin. Hiç kimse ne olursa olsun bu icraata mani olmaya!.. Rum sancağı beyleri ve kadıları ve subaşıları ve bunların emrindeki diğer memurlar gönderdiğim vazifeliyle bu hususta elbirlik edip yardımcı olalar. Böylece İslamiyet'in yüce ahkâmı, emri ve yasaklarını yerine getirmekte gevşeklik ve tenbelliğe asla meydan verilmeye, Öyle ki, mescitler dolacak, medreseler mamur edilecek ve din-i İslam kuvvetlendirilmiş olacaktır. Böylece müslümanlar refah, huzur ve saadet içinde olup, Padişahın devam-ı devletine ve kudretinin artmasına duacı olacaklardır. Bunu böyle bilesiniz. Alamet-i şerifeme (tuğrama) itimat kılasınız."
FARKINDA OLMALI İNSAN...
Farkında Olmalı İnsan...
Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen...
Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını
Fark Etmeli.
Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını
Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını
Fark Etmeli.
Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu
Fark Etmeli.
Henüz Bebekken 'Dünya Benim!' Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların 'Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!',
Dercesine Apaçık Kaldığını Fark Etmeli.
Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli.
Baskın Yeteneğini
Fark Etmeli Sonra.
Azrailin Her An Sürpriz Yapabileceğini,
Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini
Fark Etmeli İnsan
Ve Ölmeden Evvel Ölebilmeli.
Hayvanların Yolda, Kaldırımda, Çöplükte,
Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini
Fark Etmeli.
Eşref-i Mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu
Fark Etmeli.
Ve Ona Göre Yaşamalı.
Gülün Hemen Dibindeki Dikeni, Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü
Fark Etmeli.
Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde
Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını
Fark Etmeli.
Eşine 'Seni Çok Seviyorum!' Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü
Fark Etmeli.
Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini Ama
Arka Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu
Fark Etmeli.
Zenginliğin Ve Bereketin Sofradayken Önünde Biriken
Ekmek Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini
Fark Etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti, Yarın Meçhuldür.
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, O Da Bugündür.
Can YÜCEL
HATIRAT
-Beş yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi,
aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,
-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa
karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu.
Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın
teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.
On dokuz yıl evveldi.
Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim.
Geceydi. Sabahleyin, traş olmak i çin
lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın,
yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç
çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık
jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,
gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek.
Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa,
kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,
kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla
ağaç ziyanına engel olun.'
Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş,
hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir..
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;
-Şu andan itibaren der,
-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden,
pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun
bütün kesimlerini, tek istisna olmadan
kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...
*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta,
gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla,
yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..
Maddi durumumuz ne olursa olsun,
ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.
U T A N Ç
Bizim anlayışımıza göre şu çağda;tüm dünya insanlarının ırk,din,dil vb.hususlar
Dolayısıyla aralarında hiçbir ayırım olmadan beraberlik ve huzur içinde yaşama-
ları gerekmektedir.
Teknoloji yönünden dünyada büyük aşamalar kaydediliyor.Ama insaniyet,yerin-de sayıyor.Sudan sebeple ya da bir avuç çıkar için savaşlar çıkarılıyor;çocuk, ka-
dın demeden nice masum insanların kanları akıtılıyor.
Bunlar yapılmasa dahi,ülkeler ve insanlar dost görünüp ardından türlü dalavere
çeviriyor,birbirinin kuyusunu kazıyor.Yani silahlı savaş,silahlı saldırı olmasa bile "soğuk savaş" yapılıyor (bugün batılı ülkelerin Türkiye üzerinde oynadıkla-
rı oyunlar gibi).
Büyük Atatürk;"Yurtta sulh,cihanda sulh" demiş ta o yıllarda…Fakat dünyada barışın gerçekleşmesi mümkün olmayacak anlaşılan ve benim başta söylediğim
anlayış,sadece ve sadece bir ütopi olarak kalacak.Yıllar önce yazdığım "Utanç"
şiirim de gündemden düşmeyecek.
"Kediyle köpeğin dostça yaşadığı günümüzde,
İnsanlar halâ birbirini yemekte…
Asırlar ve medeniyet ilerledikçe,
Galiba insanlık gerilemekte…
Doğrusunu isterseniz ,üzgünüm ben,
Utanıyorum;kedilerden,köpeklerden…
İsmail KARA
AHİLİK
Akıl, ahlak, çalışma ve bilim üzerine inşa edilen, sanatla saygının buluştuğu, vatanseverliğin ön planda olduğu anadolu’ya özgü bir kurumdur, bir teşkilattır.600 yildir varolmaktadir.hem sosyal hem kültürel anlamda, birbirini seven, birbirine saygı duyan, yardım eden, fakiri gözetip barındıran, çalışmayı ibadet sayan böylesine bir yapının dünyada ikinci bir örneği yoktur.ahi evran’dan şeyh edebali’ye, oradan da tüm anadolu’ya yayılan ahilik felsefesi; günümüzün esnaf ve sanatkarı için de bir yol, bir ilke, bir duruş, bir inanış olarak saygıyı ve analizi fazlasıyla hak etmektedir. alnını, kalbini ve kapısını açık tutmayı ilke edinen ahiler; bugünün ticaret hayatına ve sivil toplum örgütlenmelerine örnek olabilecek vizyonu bünyesinde barındırmaktadır. sosyal ahlaka dayanan bir fonksiyon, bireyin toplum içinde kişiliğini muhafaza ederek gelişmesini öngören bir vizyon ve yolsuzluğa, suistimale tamamen kapalı bir misyon; ideal sivil toplumun aslında nasıl olması gerektiğini de bizlere öğretmektedir. gözünü harama, ağzını günaha, elini zulme kapatan; kapısını misafire, kesesini kardeşine, sofrasını açlara açan bu felsefeden alınacak çok ders vardır.
ahi evran tarafından kurulan bu teşkilat, sadece ticari bir birlik değil, aynı zamanda bir hayat tarzıdır. bunu "ahilik şartnamesi"nde bulunan ahiliğin temel özelliklerinden anlayabiliriz:
-iyi huylu, güzel ahlaklı ve herkes için sevgi dolu olmak.
-kini, hasedi, düşmanlığı ve dedikoduyu hayatından çıkartmak.
-ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak; gözü ve kalbi tok olmak.
-şefkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli, dürüst ve kerem sahibi olmak.
-büyüklere sevgi ve saygı göstermek.
-başkalarının ayıp ve kusurlarını örtmek, gizlemek ve affetmek, hataları yüze vurmamak.
-tatlı dilli, güler yüzlü, samimi ve güvenilir olmak.
-gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek.
-herkese iyilik yapmak, iyiliklerini istemek ve yapılan iyiliği asla başa kakmamak.
-insanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak.
-daima iyi komşu olmak, cahil komşuların verdiği sıkıntıya katlanmak.
-insanlar arasında din, dil, ırk, mezhep, renk farkı gözetmemek.
-hata ve kusurları daima kendi nefsinde aramak, iyilerle dost olu, kötülerden uzak durmak.
-fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan çekinmemek.
-zenginlere, zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak, allah için sevmek.
-hak için hakkı söylemek ve hakkı söylemekten korkmamak.
-emri altındakileri ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek.
-açıkta ve gizlide allah'ın emir ve yasaklarına uymak; içi, dışı, özü, sözü bir olmak.
-kötü söz ve hareketlerden sakınmak, hakkı korumak, hakka riayetle haksızlığı önlemek.
-kötülük ve kendini bilmezliğe iyilikle karşılık vermek.
-bela ve kötülüklere karşı sabretmek.
-düşmana düşmanın silahıyla karşılık vermek.
-inanç ve ibadetlerinde samimi olmak ve fani dünyada kalacak şeylerle övünmemek.
-yapılan iyilik ve hayırda sadece allah'ın rızasını gözetmek.
-alimlerle dost olup onlara danışmak ve sır saklamak.
-her zaman ve her yerde yalnız allah'a güvenmek; doğru örf, adet ve törelere uymak.
-aza kanaat, çoğa şükrederek dağıtmak.
-feragat ve fedakarlığı daima kendi nefsinden yapmak.
Kaynak: "Biz Osmanlıyız" Yavuz Bahadıroğlu
Görmek Sadece Gözle mi olur?
Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
- Buraların yabancısıyım, parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor sanırım.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
Çocuk :
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz ? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- İyi ama bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum demiş adam ?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız.
Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini.
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken :
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Siz görebiliyorsunuz değil mi ?
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken :
- Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey, senin benden daha iyi gördüğündür.
İki Bardak Su
Hükümdarın yaşamda en çok güvendiği kişi bilge kişiymiş.Tek akıl hocasıymış.Günlerden bir gün otururken hükümdar bilge kişiye şöyle bir soru yöneltmiş.Sen ki göğün gizemine ermiş,bilime yön vermiş bir adamsın. Benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun demiş?Bilge de diyelim hükümdarım ıssız çorak bir çöldesiniz,kızgın ve uçsuz bir çöl burası,ölmemek için size uzatacağım bir bardak suya servetinin yarısını verirmiydiniz ? Hükümdarsa verirdim tabi der.Bilge zaman geçti diyelim susuzluğunuz yine arttı,bir sonraki bir bardak su içinde servetinnizin diğer yarısınıda verirmiydiniz? Diye sorar.Hükümdar biraz düşünür ve ardından ölmemek için evet verirdim der.Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri sarfeder biraz önce sormuştun ya?Madem öyle övünmeyin fazlaca der.Çünki haşmetlim SİZİN SERVETİNİZ YANLIZCA İKİ BARDAK sudur der.Hükümdarsa şaşkındır ama gerçek der.....
Allah İçin Olan İşin Bedelini Kullar Ödeyemez
Evliyalardan birisine bir gün,
"Efendim, ihlas hususunda çok etkilendiginiz bir olay yasadınız mı?" diye sorarlar.
"Evet yaşadım" buyurur ve devam eder :
- Mekke-i Mükerreme'de altın kesemi kaybetmis, parasız kalmıstım. Basra'dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim. "Param yok, Allah rızası için saclarımı duzeltebilir misin?" diye sordum.
Berber o anda birini tıraş ediyordu. Hemen adamın yanındaki boş koltuğu gösterip,
- Otur buraya, dedi ve onu bırakıp beni tıraş etmeye basladı.
Adam itiraz etti. Berber :
- Kusura bakmayınız efendim, dedi. Sizi ucreti mukabilinde tıraş ediyorum. Ama bu genç Allah rızası için istedi. Allah için olan işler onceliklidir ve bir bedeli yoktur yani Allah için olan işin bedelini kullar ödeyemez ve bilemez, dedi.
Berber tıraştan sonra, cebime zorla birkaç altin sokuşturdu:
- Acil ihtiyaçlarını karşılarsın, imkânım bu kadar kusura bakma.
Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm. Bana şu cevabı verdi :
- Asla alamam. Allah için olan işin bedelini kullar ödeyemez demedim mi ben, var git işine, Allah selamet versin.
Helalleşip ondan ayrıldım ama tam kırk senedir ona dua ediyorum, ona dua etmeye doyamıyorum, gece kalkıp dua ediyorum...
Kılıbık mı,Kalbi Ilık mı?
İki arkadaş cami avlusunda oturmuş konuşuyorlardı...
Arkadaşlardan birisi ‘Bu akşam arkadaşlarla maç izlemeye gideceğiz, sen de gelir misin?’ diye sordu.
Soruyu soranın durumuna bakılırsa arkadaşının sevinç içerisinde ‘evet’ diyerek onaylamasını bekliyordu.
Ama beklenen olmadı. Arkadaşının yüzüne ciddi bir yüz ifadesiyle bakan genç, ‘Hayır maça gelemem.
Biliyorsun ben evlendim, artık gözü yolda olan ve sürekli evde bekleyen bir eşim var. Bundan böyle hayatıma daha dikkat etmeliyim.’
dedi.
Bu ifadeyi duyan arkadaşı önce hayretle baktı arkadaşının yüzüne, ardından alaylı bir tavırla ‘Vay, vay, vay kılıbık kardeşim, yüreği sevgi dolu pek muhterem ev erkeği, bakıyorum da ilk haftada boyunun ölçüsünü almışlar.
Nedir bu evdekileri ihmal etmemeliyim, artık maça gelmeyeceğim lafları?’ diyerek yeni evli genç arkadaşını ayıpladı.
Yeni evli genç tam ağzını açmış arkadaşına bir cevap verecekti ki yan taraflarında oturan nur yüzlü bir dedenin konuşmasıyla başını o tarafa çevirdi.
O zamana kadar olanları göz ucuyla takip eden dede söze karıştı.
‘Gençler kusura bakmayın az önce konuştuklarınıza kulak misafiri oldum. Ve bu misafirlik beni yıllar öncesine götürdü. Şimdi müsaadenizle size o gün başımdan geçen ve bugün sizin sayenizde hatırladığım olayı anlatmak istiyorum.’ diyerek başladı anlatmaya.
‘Yeni evlenmiştim, mahalleden çok sevdiğimiz arkadaşlar bir program yapmış, birlikte eğlenmek istemişlerdi. Tabii beni de çağırmışlardı. Durumu eşime anlatarak gittim; ama akşam olmak üzereyken geri döneceğime dair söz verdim.
Kalkmak üzere hareket edince durumu arkadaşlarıma izah etmeye çalıştım ama hepsi birden anlaşmışlar gibi az önce arkadaşının sana ‘maça gelmiyorum’ dediğin için söylediği şeyleri söylediler. Kimisi kılıbık, kimisi korkak kimisi ‘daha önce böyle değildin, evlendin böyle oldun’ tarzında şeyler söylediler.
Anlayacağınız zor durumdaydım. Ya eve gidip akşamı eşimle geçirmeyi tercih ederek korkak ve kılıbık olacak, ya da arkadaşlarımla kalarak onların baskısıyla güya kazak erkek olduğumu ispatlayacaktım. Her şeyi göze alarak oradan ayrılmaya karar verdim. Yolda gelirken evimize çok yakın olan caminin hocasıyla karşılaştım. Durumu ona açmaya karar verdim. Söylediği ‘Sen kılıbık değil, kalbi ılıksın.’ ifadesi o kadar hoşuma gitti ki, o günden bugüne ismim hep kalbi ılık olarak kaldı. Bu yüzden ben bunca hayatım boyunca evde asıp kesen, sövüp döven, bağırıp çağıran, kırıp dökenlerle değil, kalbi ılıklarla oturup kalkarım. Öylelerinin aslında erkeklik dedikleri onları pohpohlayan nefislerinden başkası değil.
Hz. Peygamber gerçek pehlivanı bize bakın nasıl anlatıyor: ‘Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.’ (Müslim, Birr, 106) Sonra beni bir kenara çekerek konu ile ilgili Hz. Peygamber’in söylediği birkaç hadisi de ekleyerek şu kalbi ılığı evde bekleyen eşinin yanına gönderdi. Biz bazen yabancıya bir melek gibi davranır, yüzüne güleriz de eve geldiğimizde bizden sevgi bekleyen ev halkına karşı ifrit kesiliriz. Yabancı insan ne yapsın senin güzel ahlakını. Evet, elbette ki ona da güzel davranılmalı; ama, güzel davranış, yani güzel ahlak ilk başta hayatı birlikte yaşadıklarımıza lazım değil mi? Bir başka yerde de yine en hayırlıdan bahseden ALLAH Resulü “usvetül hasene” olarak kendisini de örnek göstererek bize olmamız gereken hali anlatıyor. Hz. Aişe anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) buyurdular ki: ‘Sizin en hayırlınız, ailesine karşı hayırlı olandır. Ben aileme karşı hepinizden daha hayırlıyım…’
O gün bana korkak diyen ve kılıbık olmakla eleştiren arkadaşlarımın birçoğu ya eşinden ayrıldı ya da zehir zemberek bir aile hayatları oldu. Oysa ALLAH Resulü’nün sözlerini hayatıma düstur edindiğim için evim çoluk çocukların oynaştığı bir cennet köşesine döndü. Varsın bana korkak desinler. Ben Rabbimin ne dediğine kulak verir, her zaman kalbi ılıklardan olmayı tercih ederim.’ Hakkınızı helal edin.
Dedenin bu anlattıklarından sonra kendisini maça davet eden arkadaşının yüzüne anlamlı anlamlı bakan genç ‘Sen istersen bana kılıbık demeye devam et. Ben maça gelmeyerek evde dört gözle beni bekleyen eşimin yanına giderek ‘Kalbi ılık’ lardan olmaya kararlıyım.’ diyerek ayrıldı. Dede, gencin arkasından gülerek bakıyordu.
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum. Göreniniz,
bileniniz, duyanınız var mı? Bir ferman yayınlanmıştı:
"Bu günden sonra, divanda, dergâhta bârgâhta,
mecliste, meydanda Türkçeden başka dil konuşulmaya"
diye hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını, Çarşıyı, pazarı, köyü,
şehri, fermana uyanınız var mı? Nutkum tutuldu, şaşırdım
merak ettim, Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere, gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?** *
**** Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
*** Gösteri adamının showmen, radyo sunucusunun diskjokey,
* **Hanim ağanın, firstlady olduğuna şaşıranınız var mı?
* **Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
* **Mağazanın süper, hiper, gross market,
* **Ucuzluğun, damping olduğuna kananınız var mı?
* **İlan tahtasının billboard, sayı tablosunun skorboard,
* **Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
* **Merakın, uğrasın hobby olduğuna güleniniz var mı?
* **Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
" **Beldelerin girişinde welcome, çıkısında goodbye
" okuyanınız var mı?
* **Korumanın, muhafızın, body guard,
* **Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
* **İtibarın, saygınlığın, prestij olduğunu bileniniz var mı?
* **Sekinin, alanın platform, merkezin center,
* **Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
* **Özlemin hasretin, nostalji olduğunu öğreneniz var mı?
* **İş hanımızın plaza, bedestenimizin galeria,
* **Sergi yerlerimizi, center room, show room,
* **Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı?
* **Yol üstü lokantamızın fast food,
* **Yemek çeşitlerimizin menü,Hesabini, adisyon diye
ödeyeniniz var mı?
* **İki katli evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre, Bahçe çiçeklerini flora
diye koklayanınız var mı?
* **Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
* **Vurguncunun spekülatör, eşkıyanın mafya,
* **Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa, sponsorluk
diyeniniz var mı?
* **Mesireyi, kır gezisini picnic,
* **Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
* **Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı, okey diye konuşanınız var mi?
* **Çarpıcı önemli haberler, flash haber,
* **Yaşa, varol sevinçleri, oley oley,
* **Yıldızları, star diye seyredeniniz var mi?
* **Virvirik dağının tepesindeki köyde,
* **Cafe show levhasının altında,
* **Acının da acısı kahve içeniniz var mi?
* **Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
* **Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
* **Özün el diline özendiğine, içi yananınız var mi?
* **Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk,
* Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik,*
*Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mi?*
*Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum, Göreniniz, bileniniz,
duyanınız var mı?Bir ferman yayınlamıştı ... Hayal meyal
hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?
KUSURSUZ OLMAK
Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığı
testilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden birinin yan kısmında
çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış; ve her seferinde
bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış
eve..Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarım;
diğeri dolu olarak varırmış iki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki
testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su
kalırmış...Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı
için çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı çatlak olan kusurlu testi, çok
utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de
çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen
çatlak testi,ırmak kenarında adama şöyle
demiş:
'Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar
akıp gidiyor..' Adam gülümseyerek dönmüş testiye; 'Göremedin mi? Yolun senin
tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu.
Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok.Çünkü ben başından beri senin
kusurunu, çatlaklığını biliyordum..Senin tarafına çiçek tohumları ektim.. Ve
hergün o yolda ben su taşırken,sen onları suladın.. 2 senedir o güzel
çiçekleri toplayıp,masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın
olmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim' diye cevap vermiş
Aslında hepimiz birer çatlak testiyiz Her birimizin kendine has kusurları
vardır. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı
ilginç yapan,mükafatlandıran, renklendiren..
Etrafımızdaki her kişiyi,oldukları gibi kabullenin.. Onlardadaki kusurları
değil, içlerindeki güzellikleri görün...
Can DÜNDAR